GÜNCEL
Giriş Tarihi : 18-11-2021 22:11   Güncelleme : 18-11-2021 22:11

Avrupa'nın yeni üretim, tedarik ve lojistik merkezi: Anadolu…

Avrupa'nın yeni üretim, tedarik ve lojistik merkezi: Anadolu…
İç siyasetin dili sertleşiyor, ateşi yükseliyor.
Bu ise benim kaygılarımı daha çok artırıyor.
Neden mi?
Çünkü küresel ölçekte cereyan eden ve tüm ülkelerin geleceğini belirleyecek olan "Yeniden Yapılanma" projesini pas mı geçiyoruz acaba diye…

Basite indirgeyerek söyleyeyim.
İngiltere başta olmak üzere tüm Avrupa'da lojistik konusunda sıkıntı yaşanıyor.
Ne demek bu?
Malların ülkelere, akabinde satıcılara ve son tahlilde tüketiciye ulaştırılması konusu.

Bu konuda yerkürenin hemen her yerinde bir sıkıntı yaşanıyor mu; yaşanıyor.
Çok ve oldukça ciddi bir sorun mu; evet.
Peki bu neden ve nereden kaynaklanıyor?
Amerika başta olmak üzere küresel plancıların Çin'i dışlayıcı/zayıflatıcı/küçültücü ve dize getirmeci politika izlemelerinden dolayı.

Çünkü Çin, dünyayı tehdit eder bir boyuta ulaşmış ve kendinde temerküz eden gücü farklı şekillerde kullanmaya başlamıştı.
Bu realiteyi değiştirmeye karar verdiler.
Bu kararla birlikte lojistik zincirinde ciddi kırılma ve aksamalar baş göstermeye başladı.
Aynı zamanda yeni çözüm önerileri de ortaya çıkartıldı.

Bu önerilerin temelinde ekonomik oluş/verimlilik/malların piyasalara çok daha hızlı erişimi ve Çin tekelleşmesinin taşıdığı risk.

Hal ve ahval böyle olunca, özellikle Avrupa için yeni bir merkez ihtiyacı doğdu.
Üretim ve lojistik merkezi ihtiyacı.

Avrupa'nın lokomotifi Almanya konuyu irdeledi inceledi ve en uygun coğrafyanın Anadolu olduğunu gördü.

Kaldı ki, Anadolu'nun her boyuttaki anlam ve önemini her dönemde zaten bizden daha iyi bilip idrak ediyorlardı.
Bence şuanda en acil konu bu.
Çünkü hayat devam ediyor ve özellikle Avrupa, üretim/tedarik ve lojistik halkasını ivedilikle oluşturmak zorunda.

"Ama arkadaş "Yeni İpek Yolu Projesi" vardı, çok emek vermiştik. O hat üzerinden çok daha önemli bir coğrafya olacaktık…" denebilir.
Evet, dün öyleydi ama bugün böyle.
O olmadı/başarıya ulaşamadı ve özellikle Pandemiyle birlikte, başta Çin olmak üzere tutanların elinde patladı.

Peki, matem mi tutacağız öyle oldu diye!..
Hemen önümüze bakacağız ve yeni koşulların konseptine odaklanıp maksimum verimlilik elde etmeye ve ülkesel menfaatlerimizi artırmaya odaklanacağız.

İşte bu noktanın anlam ve ehemmiyetine, geleceği belirleyici önemine binaen içe kapanmacı siyasetten dolayı çok kaygılıyım dedim.

Ne yapmalıyız?
Hemen başımızı kaldırmalı ve büyük resme odaklanmalıyız.

Öncelikle Almanya ve dolayısıyla Amerika ile yapacağımız görüşmelerle bu fırsatı kaçırmamalı ve bir şekilde uzlaşmaya varmalıyız.
Çünkü Almanya, Avrupa'daki Amerika'dır ve Amerika'dan bağımsız hareket edemez.

Dikkat etmişsinizdir; bizi tehdit ettiğini söylediğimiz ve hatta gördüğümüz Amerika, Almanya'ya da aynısını yapabiliyor.
Hakeza Fransa'ya da yapıyor.

Bazı şeylere çok takılmamak ve enaniyet konusu yapmamak lazım.

An gerçek bir "kazan-kazan" zamanıdır.
Sözde değil gerçekte karşılıklı kazanılacak bir andır.

"Ama sen sanıyor musun ki; Avrupa ve Amerika bizim hayrımıza bir iş yapsın. Vardır burada da bir hinlik…" diye içinizden geçebilir.
Bence geçmesin,
Aklımız var, fikrimiz var; aptal değiliz.

Şuanda onların menfaati bizde, bizim menfaatimiz de bu konuyu en verimli ve en geniş boyutlu kullanabilmemizde…

Evet, ela kaşımız/gözümüz için bizi merkez haline getirmek istemiyorlar.
Ekonomik olduğu, stratejik olduğu/güvenli olduğu ve Çin'i zayıflatacağı için bizim coğrafyamızda olmasını istiyorlar.

Peki, bu bizim işimize gelir mi; kesinlikle gelir ve işimize çok yarar.
Ama akıllı/akılcı, soğukkanlı ve ileri görüşlü şekilde büyük resme bir an evvel odaklanırsak bu treni kaçırmayız.

İktidarın dış politikaya dair yaptığı/yapmadığı pek çok yaklaşımına zaman zaman eleştiri getirmiş olsam da; bu konuda aklıselim ve öngörüyle hareket ettiklerini düşünüyorum.

Mesela önümüzdeki birkaç gün içinde Birleşik Arap Emirlikleri Veliaht Prensi'nin Türkiye'ye gelecek olması oldukça manidar.
"Hani bu adam darbeyi finanse etmişti, Türkiye'ye düşmandı ama şimdi görüşme yapıyorsunuz…" gibi eleştiriler işitiyorum.
Ve, üzüldüğümden gülümsüyorum.

Hanımlar/beyler,
Dış politika ve ülkesel menfaatlerin gereği böyledir.
"Dün öyleydi, bugün de böyle" şeklindedir.

Sizce Prens ülkemize büyük bir hevesle mi geliyor?
Tabi ki hayır…

Küresel politikaların ağa-babaları, ona gideceksin/konuşacaksın/uzlaşacaksın dedi ve o da gelmek zorunda kaldı.
Tam da, az önce bahsettiğim konu için geliyor.
Türkiye'nin lojistik merkezi olma durumuna dair…

Bakın; Avrupa ve İngiltere, tedarik zincirinin yeniden oluşması ve malların piyasalara sağlıklı ulaştırılması konusunda son kertedeler.
Elbette ve mutlaka bir çözüm bulacaklar.
Bizli veya bizsiz!..

İvedilikle Almanya/Amerika/İngiltere ile konuşmak zorundayız.

Hatta S-400/F35 vb. gibi konularda gurur yapmaları bırakıp; noktasal inatlardan arınarak, uzun vadeli/geniş yelpazeli ve sathî kazançlar sağlayacak diplomasiye yönelmek zorundayız.

Son 30-40 yılda Çin'de merkezileşen gücün bir kısmını Anadolu'ya alabilmemiz ülkemizi hem ekonomik, hem siyasi ve hem de stratejik olarak çok güçlü hale getirecektir.

Çok önemli bir fırsattır ve "bizden başka alternatifleri yok…" gibi fantezilere kurban edilmeyecek kadar hayatidir.

Son tahlilde, kimse ve hiçbir coğrafya alternatifsiz değildir. Çünkü hayat devam ediyor ve işleyen tedarik çarkının bir şekilde işletilmesi gereklidir.

Biz eğer gereken adımları atmaz, uzak görüşlü/akıllı-akılcı ve ince bir diplomasiyle bu treni kaçırırsak;
Elin oğlu, belki maliyeti biraz daha fazla olsa da başka coğrafyalarda bu projeyi realize eder.
Biz de el elde baş başta kalakalırız.

Ama ben inanıyorum ki; Erdoğan tüm bu gelişmelerin farkında/idrak ve bilincindedir.

Bu treni kaçırtmayacak ve Anadolu'nun hak ettiği fonksiyona kavuşması cihetinde gereken adımları atacaktır.


Bir sonraki Bir Portre yazımızda buluşmak ümidi ile Allah'a emanet olun sevgili okurlar.